| SEFA SAFİ |
|
Kutsal günlere ulaştık. Müslümanların sabırda birlesmeye çalıştığı günler bu günler. Allah'ın, kutsal kitabımızda da belirttiği gibi bizim ibadetlerimize ihtiyacı yok. İhtiyacı olan bizleriz. Ancak bu gelişme ve eğitim yolunda bize emredilen ve tavsiye edilen davranışlar sistematiği, gerek ibadetle ilgili gerekse ahlaki olsun hep bizlerin faydası için. Sonuçda amaç eğer kamil insan olmaksa, bu yolda düşe kalka da olsa ilerlemek gerek. İşte bu emirlere ve tavsiyelere uydukca amaca bir adım daha yaklasıyor insan. Ve yaklaştıkca da sürati artıyor bir nevi. Bunları amaca ulaşanlardan öğreniyoruz. Mevlana'mız da amaca ulasmış mutlu azınlıkdan. Onun çok güzel tavsiyeleri var. Biz de amaca ne kadar yaklaşırsak kardır diyoruz ve tasavvufun deryalarına açılmış büyük Mevlana'nın meşhur yedi öğünü paylasmak istiyoruz;
1. Cömertlik ve yardım elmede akarsu gibi ol. 2. Şefkat ve merhamette güneş gibi ol. 3. Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol. 4. Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol. 5. Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol. 6. Hoşgörülülükte deniz gibi ol. 7. Ya oldugun gibi görün, ya güründügün gibi ol.
Ekosistemde her canlının birbirine ihtiyacı var. Bir canlı türü yok olduğunda aynen bir zincirin halkalarından birisinin kopması gibi sonuçlar oluşuyor. Örneğin kuş gribi bahanesiyle kanatlı kümes hayvanlarını yok ederseniz keneler hızla çoğalmaya başlıyor ve insanlara zarar veriyor. Çünkü tavuklar keneleri yiyerek onların zararlı olabilecek seviyede üremelerini engelliyor. Gökyüzündeki kartalları, şahinleri, yeryüzündeki tilkileri, gözü dönmuş bir şekilde avlayıp neslini tükenme noktasına getirirseniz, aynen Türkiye'de olduğu gibi, tarla fareleri hızla çoğalıp tarlalardaki ürünlere zarar veriyor ve çiftciyi perişan ediyor. Peki insan bu zincirin neresinde? Galiba insan, bu zincirin sonunda. Zira ekosistemden sadece insanı çıkarsanız, her varlık sorunsuz yasamaya devam ediyor. Bunun ışığında doğayı incelediğimiz zaman her varlığın, sonunda insanın faydasına bir rol üstlendiğini görmekteyiz. Buraya kadar normal olan bu kuram, ekosistemde insanın neye faydası olduğu sorusunda düğümleniyor. Cevap bulunamıyor. O zaman ,dünyada insan ne için var sorusu aklımıza geliyor. Bilim bu soruya cevap bulmaya çalışıyor ama bulamıyor. Felsefede tık yok. Şair bile soruyor: “Söyle ustam hayatın sırrı ne?” diye .Ama Kimse bu soruya cevap bulamıyor. İnsan aklıyla madden bu soruya cevap bulamayanlar doğal olarak maneviyata yöneliyor. Hatta maneviyatın da maneviyatına yöneliyor. Sonunda kendisini Tasavvufun içinde buluyor. Bulan da bir daha oradan çıkmak istemiyor, içi rahat ve aradığı cevabı bulmuş olduğuna inanarak...
Arapça'da deveyi tanımlayan onlarca kelime mevcut. Erkek deve için başka, dişi deve için başka, yavru deve için başka kelimeler kullanılıyor. Çünkü o bölgede deve hayatın içine girmiş. Çok önemli olmuş Araplar için. Onun için de kelime üstüne kelime icat edilmiş. Ama Türkçe'de deveden başka kelime yok deve için. Çünkü ihtiyaç yok. Türk insanı deveyi ancak televizyonda görür. Önemli bir varlık olmamış deve ve bir kelime yetmiş o yüzden. Bir de insani planda olumlu anlamlar içeren üç kelime var Türkçe'de; "Sevmek, hoşlanmak ve beğenmek. Anlam boyutları çok geniş kelimeler. Ama topu topu üç kelimeyle sınırlandırmışız... Aynen devede olduğu gibi fazla ihtiyacımız olmamış. O yüzden olsa gerek. Bunun karşısında " kızmak, iğrenmek, tiksinmek, ifrit olmak, gıcık olmak, uyuz olmak, haset, kin, garez, husumet, intikam, öç, nefret, vs" daha onlarcasını üretmişiz. Bunlara çok ihtiyacımız olmuş demekki... Çünkü lugatlar sosyolojik ihtiyaçlardan oluşur...
Bilindiği gibi, jeopolitik ; Devletlerin coğrafi özellikleriyle siyasetleri arasındaki ilişkileri global etkileşimleri ile birlikte inceleyen bilim dalıdır.Jeopolitiğe göre bazı ülkelerin siyasetleri adeta coğrafik konumlarının yarattığı kaderleridir ki ufak tefek sapmalar dışında bunun dışına çıkamazlar. ABD için diğer ülkelerle ilişkilerinde belirleyici olan sadece o anki politik hesaplar ve ekonomik dengeler değildir. ABD dünya siyasetini belirlerken tarihi,sosyolojiyi ve özellikle jeopolitiği kullanır. Super güç olmak kolay değildir ve en azından önündeki on- yirmi yılı doğru tahmin edip politikalar belirler ve önlemler almaya çalışır. Türkiye'nin AB adaylık sürecinde ,ABD tarafından şiddetli bir şekilde desteklenmesi bu hesap ve tahminlerin sonucu olmuştur. ABD zaman içinde Türkiye'nin doğuya yönelebileceğini hesap etmiş ve bu kaymayı önleyebilmenin yolunun AB ile Türkiye’nin kaynaşması ile mümkün olabileceğini düşünmüştür. Mavi Marmara krizinden sonra ABD faturayı AB’ye kesmiş, ABD savunma bakanı Robert Gates; ''AB'nin Türkiye'ye karşı isteksiz tutumunun Ankara'nın doğuya kaymasında asıl etkili neden olduğunu'' belirtmiştir. Bu konuda herkes şu anda hemfikir olabilir ama ABD testi kırılmadan olabilecekleri tahmin edebilmiştir. AB ile ABD arasındaki vizyon farkını çok net olarak ortaya koyan bu gelişmeler sonuç değil bir başlangıçtır. ''Batılıyız'' demekle batılı olunmuyor. Çünkü batı hiçbir zaman Türkiye'yi batılı bir ülke olarak kabul etmedi. Hep kendi istediği yerde yani doğu ile batı arasında tampon bir bölge olarak gördü. Ne tam olarak doğuya yönelmesini istedi ne de içine almaya yanaştı. Türkiye'nin usanmaz bir aşık gibi kendisine olan zaafiyetini kullandı.Türkiye'nin son AB macerası bir aşk filmi değil biraz vizyonu olanlara göre olsa olsa bir komedi filmiydi. Hukukda ise buna; ''evlilik vaadiyle kız kandırma diyorlar''. Türkiye'nin Gazze savaşı ile başlayan ve en son İran Uranyum Takas anlaşması ve Mavi Marmara kriziyle doruğa çıkan ve dünyanın ezberini bozan bu davranış sapması uzun yıllardır tatmin edimeyen arzularının yarattığı travmatik tepkilerdir. Bu tepkileri sadece mevcut iktidarın politik menüsüne bağlama arayışı olaylara dar çerçeveden bakmanın sonucudur. Çünkü Mavi Marmara krizinde muhalefet iktidardan daha çok tepki göstermiştir. Çünkü milletin istediği budur. Artık millet saygın bir devletin saygın bir milleti olmayı hırsla istemektedir. Beş tane filistinlinin salladığı Türk bayraklarının bile çok derin mutluluk kaynağı olması bunu göstermektedir. Amerika'nın ve dünyanın siyasi nabzını tutan Washington Post gazetesinde David Ignatius imzasıyla yayınlanan bir makalede; ''İsrail zayıflatılmadan, artık saygın bir ülke olmak isteyen Türkiye'nin bu arzusu tatmin edilmeli'' denmekte. Yani bu durumumuzu yedi düvel bilmekte... Burada yazının en başına dönersek Türkiye'nin tarihi ve jeopolitik durumu Türkiye'nin ergeç bölgesel bir güç haline geleceğinin işaretlerini zaten vermekte. Stratfor'un kurucusu ünlü stratejist George Friedman'ın 2007 yılında yayınlanan ''Next 100 years , Önümüzdeki Yüzyıl '' isimli kitabı ilgilenenler için çok iyi bir argüman niteliğinde… Dünyanın en çok izlenen haber kanalı CNN’de yayınlanan bir yorumda ise aynen şöyle denildi; ''Çok uzun bir süre boyunca kendi sikletinin çok altında ringlere çıkan Ankara artık aktivist bir politika uygulayarak, ekonomik başarısı ve stratejik konumuna yatırım yapma zamanının geldiğine inanmakta.'' Ne şiş yansın ne kebap sözünü düstur edinip, politikasızlığı devlet politikası olarak halka yutturup ,Türkiye'yi çok uzun yıllardır kendi sikletinin çok altında ringlere çıkaran politikacılar utansın !!!
Not: Bu yazı,Deniz Baykal'ın istafasından Önce Hazırlanmıstır
Soykırım bir gecede olmadı tabi. Milenyumun eşiğinde, Avrupa'nın orta yerinde üç sene devam etti. O zaman birsey yapmadılar. Şimdi hesap sorarmış gibi görünüyorlar.Yugoslavya'nın bölünmesine de karar veren onlardı. Yugoslavya güçlü ve büyük bir ülkeydi ve özellikle Batı Avrupalılar yanıbaşlarında geçmişi dostluk kokmayan bir potansiyel tehlikenin parcalanarak yok edilmesine karar vermişlerdi. Bunun için en kolay yol etnik milliyetçiliği körükleyerek ayrışmayı sağlamaktı. 1991 de Hırvatistan ve Slovenya, 1992 de Makedonya bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kendilerini asli unsur sayıp bu olanları hazmedemeyen Sırplar, 1992 Nisanında Bosna Hersek'in de bağımsızlık ilan etmesine şiddetle karşı çıktılar ve savaş başladı. Bosna'da Hırvat ve Boşnakları harekete geçiren Batı, Sırplar onları keserken müdahale etmediler. Sömürgeci Avrupa'nın en önemli taktiği, yönettikleri ülkelerdeki etnik ayrımları körükleyip bölerek sömürge halklarının güçlerini azaltmaktır. Buna herkesin bildiği ''Böl ve Yönet Taktiği'' denir. Eğer sömürge halkının yapısı homonjense,suni ayrımlar yaratılmak suretiyle amaca ulaşılır. Ruanda bunun çok trajik bir örneğidir. Önceleri Almanya'nın sömürgesi olan Ruanda'ya I.nci Dünya Savaşının ardından Belçika yerleşti. O zamana kadar doğal yaşam ihtiyaçları dışında çalışmayan ve mutlu mutlu yaşayan bu Afrika halkına Belçikalılar tarafından kahve tarlalarında çalışma zorunluluğu ve çalışmayanlara kırbaçlanma gibi çok insani ! kurallar getirildi. Medeniyetle bu şekilde tanışdı Ruandalılar ! Medeniyetle tanışana kadar dini, kültürel ve gelenek olarak tek bir halk olan Ruandalıların bölünüp daha kolay yönetilmeleri için Belçika tarafından bazı kriterler getirildi. Uzun boylu ve on inekden fazlasına sahip olanlar Tutsi, Orta boylu ve fakir olanlar Hutu kabul edildi. Bir de kısa olan pigmeler vardı. Pigmelerin inek sahibi olmaları önemli değildi. Çünkü zaten onlar çok kısa boyluydu. Sonuçda bugün şaka gibi duran bu uygulamadan sonra Ruanda halkı da %90 Hutu,%9 Tutsi ve %1 Pigmelerden oluşan fevkalade mozaik bir yapıya kavuştu. Belçika Tutsilere bazı ayrıcalıklar verdi. Tutsiler, Hutu ve Pigmelere göre hep kayrıldılar. Bu şekilde yıllar içinde Hutular Tutsilere diş bileyip bu şekilde düşman edildiler. Başlangıçta bir olan etnik yapıları suni olarak yok edilmişti. 1950’lere gelindiğinde Belçika ,Tutsilerden vaz geçip Hutuları desteklemeye başladı. Çünkü Hutular sömürge idaresine karşı çok tehlikeli olmaya başlamışlardı. Bu destek 1962'de Belçika Ruanda'dan ayrılana kadar devam etti. O gün bugün Tutsiler ve Hutular buldukları yerde birbirlerini kesmektedir. İnsanlığın bu yüzyılda hala kanayan yarası olmaya devam eden Ruanda Soykırımları görüldüğü gibi medeniyet şampiyonu Belçika'nın marifetidir. Ayrıca 1885-1908 yılları arasında sömürgesi Kongo'da milyonlarca Kongo'luyu katleden Belçika'nın sözde Ermeni soykırımını parlamentosunda kabul eden hümanist ülkeler kervanında yıllar önce yerini aldığını da belirtmekte fayda var.
Bunlardan en önemlisi,Yunanlı yöneticiler krizin gelmekte olduğunu bundan on yıl evvel bilmişler. Ancak krizin üzerini örtmek amacıyla gereken yeni borçları alabilmek için,şimdiye kadar çok saygın olduğu düşünülen Uluslararası Kredi Derecelendirme Kuruluşu Goldman Sachs ile bir dalavere anlaşma yapmışlar.Buna göre Goldman Sachs'ın yardımıyla yapılan karmaşık bir anlaşma ile kapıya dayanan boçlarını euroya çevirmişler ve uzun vadeye yaymışlar. Goldman Sachs bu işlemlerden yaklaşık üçyüz milyon euro kar etmiş. Amiyane tabirle cebe atmış. Buna mukabil yunan ekonomisinin çok iyi durumda olduğunu bildiren raporlar yayınlamış.Bu da yetmemiş hazinedeki rakamlarla oynanmış.Bu dalaverelere kanan ve nasılsa Yunanistan Avrupa Birliğinde birsey olmaz diyen Uluslararası finans kuruluşları ve bankalar bugüne, yani kriz bombası patlayana kadar Yunanistan' a düşük faizle borç vermeye devam etmişler. Yani aldatılmışlar... Şu anda Yunanistan'ın dış borcu gayrisafi milli hasılasının yaklaşık üç katı.Yani üç yıl boyunca bütün yunanlılar yemeyip içmeyip sadece mal ve hizmet üretseler ancak ödeyebilecekler. Yukarıdaki dalavere anlaşma hiç yapılmamış olsa bundan on sene evvel de kriz patlayacak ama hasarı bu kadar olmayacak ve en azından ülke on yıl daha hiçbir tedbir alınmadan borçlanmaya devam etmiş olmayacak. Şimdi bu bakımdan yunan halkı da kızgın. Görüldüğü üzere AB içinde olması yunan halkına sahte bahar yaşatmış.Deyim yerindeyse bir kazanıp üç yemişler ve bu değirmenin suyu nereden geliyor hiç sormamışlar. Buradan çıkaracağımız bir ders mevcut AB içinde olsan da kazanmadan harcamak yok. AB miskinlere çorba dağıtan bir hayır kurumu değil. Yani AB'ye girelim ekonomik olarak kurtuluruz diyenlerin, durumun sandıkları gibi olmadığını anlamaları lazım... Bu meyanda Yunanistan'ı bu durumdan kurtarmak için Fransa yardım etmeyi ister görünse de AB'ye en çok finansal desteği sağlayan Almanya yardım etmek istemiyor.Öyleya adamlar da haklı Hans kazansın Yorgo yesin! Hans enayi mi ? Alman halkının Yunanistan'a mali yardıma şiddetle karşı çıktığı anketlerde zaten görülüyor. Neticede Yunanistan için birşeyler yapacaklar ama bu yine geri ödenmesi gereken uzun vadeli düşük faizli krediler şeklinde olacak. Ne yaparlarsa yapsınlar yunanlılar yüzünden euronun bir miktar develüe olmasını engelleyemeyecekler. Bilenler bilir. Yunanistan başkentinde cami bulunmayan tek Avrupa ülkesidir. Bu hususda da kesin kararlı oldukları çok iyi bilinir. Mart başında Atina belediyesi büyük bir cami ve yüz dönümlük müslüman mezarlığı yapmak için bir karar almış. Ekonomik krizin üstesinden gelebilmek için şubat ayında gözlerini körfez sermayesine çevirmişler ve hatta faizsiz yatırım türevlerinden olduğu söylenen bir nevi ''Helal Hazine Bonosu !'' olarak adlandırabileceğimiz* '' Sukuk-u İcara Bonoları'' çıkarmaya bile karar vermişlerdi. Demek bu hususda ciddilermiş ki Atina'ya cami yapımı kararıyla da körfezdeki arap sermayesinin gözüne girmeyi hedeflemişler. Anlıyoruz ki; ''Aç ayı fırın yıkarmış'' siyaset, felsefe, dini kaygılar teferruatmış.'' Bu da çıkaracağımız ikinci ders olsa gerek... *Sukuk-İcara: Kamu kuruluşlarının gayrimenkullerinin geri alma vaadiyle satılıp, ilgili kamu kurumlarının yatırımcılara kira ödemesi ve bu şekilde yatırımın geri dönmesi.
Eskiler ''Dedesi üzüm yemiş torunun dişi kamaşmış'' derlerdi. Toplumsal anlayımışızın derin izlerini taşır bu söz ve aynen de uygularız. Dedemizin yaptığı her işin ceremesini çekmeye inanmışız bir kere. Almanlar uyanık millet ''Yahudi soykırımını biz yapmadık dedemiz yaptı hem de dedemiz zaten naziydi (naziler sanki uzaydan gelmiş gibi), alman bile sayılmazdı'' dediler ve bir güzel ellerini yıkadılar. Biz de yüz yıldır ''Hayır soykırım olmadı, şöyle olmadı böyle oldu dedik, işte arşivler buyrun bakın dedik, bizden de çok ölen oldu'' dedik. Dedik dedik dinletemedik. Biz diyor biz işitiyoruz. Çünkü insanlar ve toplumlar inanmak istediklerine inanırlar. Arjantin'den Fransa'ya kadar onlarca ülkenin parlamentosunda soykırım politikacılar tarafından tanındı.Biz de çok üzüldük.Çok küstük ve protesto çektik. Ama mesela Taksim meydanına Fransızların Cezayir'de soykırım uyguladığı hususunda bir anıt dikmedik.Zira Fransa'nın diktiği anıta protesto notası değil bu karşılık yakışırdı. Velhasılı kelam yine bir Mart ayı ile birlikte korktuğumuz başımıza geldi.Her yıl olduğu gibi bu yıl da ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesine ''Soykırımı Tanıma Tasarısı'' ulaştı.2007 de olduğu gibi Komite'de onaylandı. Bilahare Temsilciler Meclisine kanunlaşması için gönderilecek. Ancak ABD'nin Türkiye'deki menfaatleri gereği tasarının yasalaşması bu yıl da beklenmiyor. Bizde bir heyecan bir heyecan ya yasalaşırsa diye. Sanki dünyanın sonu gelecek. Her sene temcit pilavı gibi bu soykırım pilavını yemekden bıktık artık. Türkiye uzun yıllardır Ermanistan'a ''Ortak Tarih Komisyonu'' kuralım ve oradan çıkacak sonucu kabul edelim diyor.Gayet makul bir istek ama Ermeniler kabul etmiyorlar. Risk almak istemiyorlar. Ermenistan için soykırımın kabulü hava kadar, su kadar önemli. Ermenileri içeride ve dişarıda birleştiren bir ideal. Onun için de zerre kadar fedakarlık yapmıyorlar. 1915 olaylarına soykırım diyebilmek için 2.nci Dünya Savaşı sırasında Almanların Yahudilere yaptığına bakmak gerekir. Çünkü soykırım hususunda en önemli ölçüt budur. Almanlar ulaşabilecekleri heryerde yahudileri yok etmek için çalıştılar. Yok edilmek için yahudi olmak yetiyordu. Şehirlerde yahudi bırakmadılar ve dağda taşta, denizlerde bile yahudi aradı almanlar yok etmek için. Oysaki Osmanlı, isyana karışmamış, Ruslarla işbirliği yapmamış, müslümanların katledilmesiyle ilişkisi bulunmayan Türkiye'nin batısındaki İstanbul, İzmir gibi yüzbinlerce( o zaman için büyük rakam ) ermeni barındıran şehirlerdeki ermenilere dokunmadı. Cumhuriyet'in ilanından sonra bile Türkiye'de (özellikle Türkiye'nin batısında) bulunan yoğun ermeni nüfusu bunun kanıtıdır. İşte burada soykırım iddiasının içeriği boş kalıyor. Çünkü soykırım için en önemli ölçüt ''Bir ırka karşı topyekün imha hareketi olması.'' Bunu sorduğunuzda tatmin edici cevap alamıyorsunuz ermenilerden. Yıllardır maalesef ve maateessüf ne tarihcilerimiz ne de politikacılarımız hadiseye bu açıdan bakılmasını, bu açıdan tartışılmasını sağlamaya çalışmadılar...Hep bilindik savunmalar ileri sürüldü '' ama önce onlar başlattı, onlar da çok müslüman öldürdü, göç sırasında hastalıktan öldüler vs.'' Tabi kimse tatmin olmadı bu tezlerden. Maalesef savaş şartlarında çok acı olaylar yaşandı. Keşke hiç yaşanmasaydı. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi sıkıldık artık her sene aynı tehditlere maruz kalmaktan. ABD kimbilir her yıl ne ödünler koparıyor Türkiye'den bu şantaj karşılığında bunları bilemiyoruz. Şantaj dostluğa sığar mı? Tabiki sığmaz ama diplomasi dahisi ingilizler ''Ülkeler arasında dostluklar değil çıkarlar vardır '' demişler. Bunu da unutmamak gerek.
Geçenlerde Dijitürk , beş yıl için yaklaşık iki milyar amerikan doları bedelle Türkcell Süperlig yayın ihalesini kazandı.Bu inanılmaz bir rakam.Demek değiyor ki bu kadar büyük bir bedel teklif edilebiliyor.
|






![]() | Today | 284 |
![]() | Yesterday | 378 |
![]() | This week | 662 |
![]() | Last week | 2448 |
![]() | This month | 2136 |
![]() | Last month | 9078 |
![]() | All days | 72918 |